ALMANYA,  BİSİKLET TURLARI,  GEZİ,  ROMANTİK YOL,  ROMANTİK YOL - ALMANYA

Romantik Yolda Bisiklet Turu: 1. Gün

Merhabalar, 1. güne başlamadan önce diğer yazılarımıza bakmak isteyenleri şöyle alalım:

Romantik Yolda Bisiklet Turu: Münih

Romantik Yol’da Bisiklet Turu: Hazırlık

Romantik Yol’da bisiklet turu | ÖZET

Bisiklet turuna başlayacağımız ilk gün vakit kaybetmemek için otelde kahvaltı yapmak istedik, kahvaltı hariç olduğu için kahvaltı için kişi başı 7,5 EUR ödedik. Ardından Münih’ten Füssen’e geçmek üzere metro istasyonuna gittik. Metrodan da Füssen’e giden trene binmek için ana terminale gittik.

Otelin bulunduğu yer dolayısıyla biz metroya Studentenplatz’tan bindik.

Tren ve metro istasyonlarından istediğiniz lokasyonu seçip ona göre bilet alabiliyorsunuz. Biz bu metro istasyonundan Füssen için biletimizi aldık haliyle terminalde bir daha para ödemedik.

Bisikletler için ayrıca bilet almayı unutmayın. Bisikletler için kişi başı 5 EUR, kendimiz için de kişi başı 14 EUR ödedik. Bilet fiyatları aktarmaya ve zamana göre değişkenlik gösterebiliyor aklınızda bulunsun.

Ana terminal biraz karışık ve çok fazla hat var, zorlanırsanız panik yapmayın hemen birilerine sorun. Aktarma yapacağınız noktalarda falan özellikle trenlerde dikkat etmenizi öneririm çünkü bazen bir durak bile kaçırmanız gitmek istediğiniz yerin aksi istikametine gitmenize sebep olabiliyor. Ana terminal – Füssen arası yaklaşık 2 saat sürüyor. Vagonlarda bisiklet için limit olabiliyor o yüzden son dakika binmek yerine ne kadar çabuk binerseniz o kadar az sorun yaşarsınız.

Bu biletleri dilerseniz önceden de alma şansınız var internet üzerinden ama çok gerekli mi? Bizce değil 🙂

Ana terminalden de bisikletleri koyabileceğiniz vagonlara bindikten sonra asıl bisiklet macerasına hazırdık.    

 

Vagonlarda bisikletleri yan yana koyabilmek için alanlar ayırmışlar onlardan birine bisikletleri yasladık ve bisikletler için koydukları kemerlerle sabitledik. Yine de ne olur ne olmaz düşmesinler diye de yanlarına oturduk.

Münih Füssen arasında şehirden çıkınca yemyeşil tepeler sevimli çiftlikler sizleri bekliyor olacak. Biz seyretmeye doyamadık.

Füssen, Rota üzerinde kaldığımız bazı noktalara göre biraz daha büyük bir yerleşim yeri. Trenden inince Füssen’de yaptığımız çok kısa turun ardından, karnımız acıkınca bir şeyler atıştırmak için caddedeki restoranlardan birine oturduk. Pizza yedik, yanında bir şeyler içtik hatta pizzanın kalanını da paket yaptırarak yanımıza aldık. Öğlen yemeğine iki kişi 30 EUR ödedik. Restoranın hemen dibinde bisikletleri bağlayacağımız bir yer olmadığı için az ötedeki boruya zincirle bağlamıştık. Bisikletlerin üzerinde eşyalarımız bağlı olduğu için yemek boyunca sürekli gözümüz üzerlerindeydi. Sonradan düşününce o kadar da stres olmamamız gerektiğini anladık doğrusu.

Yemek ve dondurma faslının ardından rotamızdaki ilk nokta olan Neuschwanstein Şatosu’nun bulunduğu Schwangau’ya doğru yola çıktık.

Geçtiğimiz yol dümdüz değildi ama inanın kartpostal gibi manzaraların etrafından bisikletle geçerken o yolun farkına bile varmadan ağzınız bir karış açık keyifle yola devam ediyorsunuz.

Yolu bitirip de şatoların olduğu bölgeye vardığımızda acı gerçekle karşılaştık. Burada hem Hohenschwangau Şatosu hem de Neuschwanstein Şatosu var. Özellikle Neuschwanstein’a ulaşmak için yürüyerek 40 dakikayı bulabilcek bir mesafe kat etmek gerekecekti. Faytonlar ve otobüsler diğer alternatifler ve çok daha az yorucu olanlardı. Biz bisikletleri üzerinde heybelerle ve eşyalarımızla aşağıda kilitleyip otobüsü kullanmayı göze alamadık. Keşke alsaymışız! Düşündük ki, bisikletleri sürmek yerine elimizde tepeye kadar çıkarsak dönüşte de rahat rahat yokuş aşağı iner yokumuza devam ederiz. Hayallerle hayatlar dediğimiz tam da bu olsa gerek:) Yol o kadar kalabalık ki hem faytonlar hem de insanlardan, değil bisikleti sürmek elinizde götürmek bile çok zor oldu. Üstelik şatoya vardığımızda, bisikletleri yine bir yere bırakamadığımız için tek tek gidip şatoya şöyle bir göz attıktan sonra aşağı döndük.

Daha günün başında yorgun düşmüştük. Bu nedenle Hohenschwangau Şatosu’nu es geçip rota üzerinde ilerlemeye karar verdik. Bir de şatonun yakınında çok hoş ve büyük bir göl var, yorgunluktan ölmediyseniz, gölün etrafında tur atmanızı öneririz. Yorgunluktan ziyade çok vakit kaybettiğimiz için biz çok kısaca yarısına kadar gidip dönmüştük.

Bu bölgede bir çok büyüklü küçüklü bira fabrikaları bulunuyor ama biz gezimiz süresinde yorgunluk vermemesi için pek alkollü şeyler tüketmedik.

İlk gün için planımız Halblech, Steingaden, Wieskirche ve Wildsteig’den geçerek Rothenbuch’a ulaşmak ve Bayersoier Hof oteline varış yaparak güzelce dinlenmekti. Şansın her zaman bizden yana olmadığını keyifle bisikletlerimizi sürerken başımıza gelen ikinci olayla tekrar anlamış olduk.

Öyle ki, gitmek istediğiniz yerlere navigasyona gerek kalmadan bisiklet rotası için her şehri/kasabayı ve oraya ne kadar mesafe kaldığını gösteren levhaları izleyerek/takip ederek bulmanız mümkün. Bizler de henüz turun ilk günü olunca birilerine sormadan edemedik. Hatta öyle ki kimi zaman burada yaşayan Türklerle de karşılaştık.

Biz bisiklet için ayrılmış yolda ilerlerken, dikkatsizliğimizin kurbanı olduk! Bisiklet yolları bazen yolun sağ veya sol kenarında olabiliyor, bazen ana yoldan uzaklaşıyor ama illa ki istediğiniz yere varıyorsunuz. Bu noktada aralarda alt geçitleri de kullanmanız gerekiyor.

Bizim de yola devam etmek için tek yapmamız gereken bir alt geçitten geçmekti. Ancak bu alt geçitte biriken suyun 5-10 cm değil de neredeyse diz hizamıza geldiğini tahmin edemedik, Biraz dikkat ederek ıslanmadan geçeriz dedik ama suyun derinliğini fark ettiğimizde her şey için çok geçti. Daha fazla ilerleyemedik ve durmak zorunda kaldık. Ayaklarımız bir anda suyun içinde kaldı. Heybelerin ıslanmadığına sevinerek geri geri çıkmaya çalıştık ve ayakkabılarımızı çıkarmak zorunda kaldık. Yedek ayakkabımız yoktu ve ayaklarımız soğuk suyun içinde bu kadar üşümüşken bir de terlikle veya çıplak ayakla yola devam etmenin mümkünatı yoktu. Biz de üşümemek için ayağımıza yeni çorapları geçirdik ve ıslak ayakkabı ve çoraplarımızı bisiklete asarak çorapla pedal çevirmeye devam ettik!:)

Bu halimizle yaklaşık 10-15 km sürdükten sonra üzerine bir de yolu kaybettik. Aslında bisiklet levhaları oldukça dik bir yokuşu çıkarak güzergah üzerinde geçeceğimiz Wieskirche’yi gösteriyordu ve o Unesco dünya mirası listesindeki Wies kilisesini barındıran yere çıkıyordu, ancak bu halde hem yokuş çıkmasak daha iyi, hem de kiliseyi görmezsek ölmeyiz mantığından yola çıkarak, yolun kenarında denk geldiğimiz bir otelin önünde oturan bir kaç beye Rothenbuch’a nasıl gidebileceğimizi sorduk. Sağolsunlar, çok yardımcı oldular ama onlar da bisiklet yolunu özel olarak bilmediklerinden ellerindeki tabletten bize alternatif yolu gösterdiler. Keşke bisiklet yolunu takip etseymişiz…

Yolda giderken ilk gördüğümüz markette (aslında benzinci) durarak kendimize yedek ayakkabı veya yerine geçecek herhangi bir şey bulmak ümidiyle bakınmaya başladık ama nafile. Tek bulabildiğimiz buzdolabı poşeti oldu. Sonra dedik ki poşeti çorabın üzerine geçirip ayakkabıları öyle giyersek ayaklarımız kuru bir şekilde yola devam edebiliriz, ancak ayakkabılar o kadar ıslaktı ki ayaklarımız bir anda buz kesince hemen bu fikirden vazgeçmek zorunda kaldik. Sonra çorapla bile üşüdüğümüzden poşetlerin biraz olsun rüzgarı keseceğini umduğumuzdan ayaklarımıza geçirdik ve yola devam ettik. Yalan dolan yok, abartmak yok. Böyle yaptık…

Yolda gördüğümüz ilk market demişken ekleyelim, malesef rota üzerinde geçtiğiniz bazı noktalarda/köylerde bırakın marketi insan bile pek göremeyebiliyorsunuz. O nedenle siz su, yiyecek gibi ihtiyaçlarınızı da aman alırız nasılsa diye ihmal etmeyin, mutlaka yeterli miktarda olduğundan emin olun.

Biz hala bisiklet rotası üzerindeyken. Dikkatli bakarsanız yalçının çorap ve poşetle bisiklet sürdüğünü görebilirsiniz 🙂

 

Marketten çıkışımızdan sonrası ise tam bir kaostu. Arıyor arıyor ama bir türlü bisiklet yoluna ulaşamıyor, korkarak ana yoldan ilerlemeye devam ediyorduk. Üstelik tam o sıralar farkettik ki biz Rothenbuch’a doğru yol alırken, aslında otelimiz gitmekten vazgeçtiğimiz Wieskirche ile Rothenbuch arasında bir yoldaymış! Bizim için zaman ve mesafe geri dönemeyecek kadar uzundu, bu nedenle yola devam etmek zorundaydık.

Saat 7:00’yi geçmişti, hava kararmaya başlamıştı ve ilk gün keyif vermekten çok azap olmaya başlamıştı. Bir şeyler yapmak gerekiyordu fakat tek yapabildiğimiz navigasyondan Rothenbuch’a nasıl ulaşabileceğimizi anlamaya çalışmaktı.

Yokuşlar dikleştiğinde Yalçın tam gaz devam ediyor ama ben pes ediyor ve bisikletten iniyordum. Yol artık ana yol gibi bile değildi, çok çok nadiren bir araç geçen ıssız yollarda ilerliyorduk. İki tarafı ağaçlık bir yoldan geçmeye hazırlandığımızda 100/150 metre önümüzde bir hayvan yolda karşıdan karşıya geçti, köpek mi o neydi ki ama zıpladı diye düşünürken farkettik ki geyikmiş! Fotoğrafını çekmediğimize o kadar pişman olduk ancak o kadar ani belirmişti ve hava o kadar kararmıştı ki fotoğrafı çekebilme ihtimalimiz çok yok gibiydi.

Yolda yiyecek alacak bir yer yok, tuvalete girecek bir yer yok, oturup soluklanacak bir yer yok, bırakın insanı neredeyse hiç bir aracın bile geçmediği bir yerde, hiçliğin ortasında gibiydik. İnanın konaklayacağımız yeri önceden belirlemiş olmamız, birbirimize olan güvenin ve sabrımızın tükenmemesi ve ufak da olsa başarabileceğimize olan inancımız özellikle de benim için pes edip orada saatlerce ağlayarak çaresizce kalakalmamı engellemişti…

Elbet abarttığımızı düşünenler çıkabilir ama o anki yorgunluğumu, umudumu kaybetmeye başladığımı, o anki hislerimi bu satırları yazarken tekrar hissettim.

Yolculuğun detayına dönecek olursak biz ite kaka Rothenbuch’a vardık ve otele hala 5 km olduğunu farkettik. Ayakkabısız kullandığımız onlarca km’den sonra 5 km bizim için çok da ümitsiz değildi. Tabi kullandığımız bisikletlerin Dahon yani 20 inç tekerlekli katlanır bisiklet olduğunu var sayarsak normalden biraz uzun sürmesi beklendik bir durumdu. Araç yolunun kenarından dikkatle ilerleyerek, köprülerin üzerinden geçerek otele – Bayersoier Hof – ulaştığımızda saat 23:00’ı geçiyordu ve bir diğer şok!

Otelin kapısı kapalıydı, sokaklarda bir tek insan bile yoktu. Üstelik kapıyı çalmamıza rağmen ne gelen ne giden vardı.

Otelin sahibi ile sabahki fotoğrafımız…

O an pes etme noktasına gelmiştik, ben içimden acaba nerede kalsak, otelde kalmayınca paramızı iade alabilir miyiz vs gibi küçük hesaplar yaparak otelin önündeki sandalyelere yığıldık. Tam o anda kapı açıldı ve Alman Amca bize İstanbul’dan gelenler misiniz siz diye sordu. Biz sevinçle onaylayınca da halimize acımış olacak ki hemen bisikletleri park edeceğimiz yeri gösterdi ve ardından odaya çıkmamıza ve eşyaları taşımamıza yardımcı oldu. Biz hala elimizde ıslak ayakkabılarımız, ayağımızda sadece çoraplar yorgunluktan ölür halde odaya girdik. Yastığa başımızı koymamızla uyumamız arasında kaç saniye vardı bilmiyoruz 🙂

İlk güne ait video’muz da aşağıda:

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir